bugunku-program-pek-yakinda-543680cbbaa59

Bugünkü program ‘Pek Yakında’

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com2-3 EKİM FİLMLERİStand-up çıkışlı komedi oyuncularımızdan Cem Yılmaz, ülkemiz insanına eleştirel bakışı, parodiye uygun mizah şekli ve Hollywood’la temas kurma arzusuyla popüler komedide kendine özel ve kaliteli bir yer edindi. “Pek Yakında” ise ‘cameo’larından incelikli karakterlerine kadar, tepeden tırnağa Yeşilçam ve korsan DVD sektörüyle ilgili iğnelemelerle dolu bir sinema güzellemesi. Yılmaz, akıllı durumlarla ve yaratıcı fikirlerle yürürken, küfürsüz mizahtan asla uzaklaşmadan Yeşilçam emekçileri ile korsan DVD satıcıları arasında leziz bir köprü kuruyor. Her sahnede müthiş işler çıkaran oyuncuların katkısıyla iyi hesaplanmış bir meta-komedi filmine imza atıyor.Sadri Alışık’la ilişkili bir komedyen olarak anmak doğru olabilir. Ülkemizde yaşananlardan kendine sürekli iğneleyecek malzeme bulan Cem Yılmaz, ‘parodi filmleri’ni tüketti. Sıra artık başka formüllere geldi. Bilimkurgu filmleri, tarihöncesi filmleri, western filmleri derken, her şeyin ucu Yeşilçam taşlamasına uzandı. Ama bu taşlama, öyle muhalif bir taşlama değil. İncelikli yan hikaye, dramatik dönüş ve karakterlerle bezenirken, güzellemeyle yakın temas kuran bir hiciv “Pek Yakında”.YÜKSEK BİR SİNEMA AŞKI VARKimsenin canını yakmıyor. Tam tersine Enis Fosforoğlu’nu, sektörün yıllanmış emekçilerini, yapay oyuncularını, zamanı geçmiş arşivcilerini, iflah olmaz figüranlarını, eşcinsellerini, kaybedenlerini mercek altına alıyor. Onların dünyasında göndermelerle örülü bir durum komedisi mizanseni planlıyor. Birçok komedi oyuncusunun, yaratıcısının zamanı geldiğinde yaptığı gibi sektöre içeriden bakma hakkını kullanıyor. Belki de Mel Brooks’un, “Yapımcılar”da (“The Producers”, 1967) tiyatro, “Deli Dolu”da (“Silent Movie”, 1976) sinema sektörünü yapımcı ve yönetmenlerin gözünden alaya alması canlanıyor. ‘Metafilm’ (film içinde film) tanımını kapsayanları düşününce Şener Şen’in “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde (1990), Steve Martin’in “Çatlak Yönetmen”de (“Bowfinger”, 1999), Ben Stiller’ın “Tropik Fırtına”da (“Tropic Thunder”, 2008) sinema piyasasıyla dalgasını geçtiğini gördük.Burada bunlardan ilki ve ikincisiyle akrabalık kuran Yılmaz, Brooks’u fazlaca andırdığı yönetmen-senarist-oyuncu kimliğini inkar etmiyor. Başka rollere kayma arzusuyla Peter Sellers’a yanaşsa da kendi projelendirdiği işlerde usta parodi yönetmenini takip etmiştir bana kalırsa. Nitekim Sadri Alışık-Mel Brooks karışımı beden ona uygundur, bu durum Hollywood öğelerini de içeri sokar, yüksek bir sinema aşkını beraberinde getirir.HOLLYWOOD EĞİLİMİNDEN UZAKLAŞMIŞÖrneğin “G.O.R.A.” (2004), “A.R.O.G” (2008) ve “Yahşi Batı” (2010) düşler ülkesinden belirlenen referanslarla yürüyen ve o kıtanın doğasındaki popüler estetiğe kaykılan eserlerdir. Bunu kimi zaman becerip kimi zaman beceremeseler de hedef bir prodüksiyon ve efekt kalitesi yakalamaktır. Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer’i misali, uzayda veya başka bir yerde bir Türk’ün yaşadığı şaşkınlık öne çıkarılmıştır.Bana kalırsa “Pek Yakında” ile Cem Yılmaz’ın köklerine dönüp, kendi bildiğini yapması iyi olmuş. Yanına Ali Taner Baltacı ve Ömer Faruk Sorak’ı alarak Batı’nın popüler sinema algısını canlandırma arzusuyla yüzde yüz başarıya ulaşamazken güldürme yetisini de kaybetmeye başlamıştı. Burada ise tam tersi bir durum söz konusu. Seks filmleri furyasından ucuz fantastik filmlere, Yeşilçam melodramlarından korsan DVD sektörüne kadar her şey kontrol altında… Üstelik 1.85:1 formatı da bir hayli yerinde…TÜRK FİLMLERİNİN KOPYASINI ÇIKARMAYIN!1996’da “Eşkıya”nın setinde, Yılmaz’ın ta kendisinin canlandırdığı ana karakterin altıncı figüran olarak dahil olduğu açılış sekansı, Ozan Güven’in varlığıyla günümüze uzanan bir ‘yan hikaye’ oluşturuyor. Devamında 2014’e zıplayınca, korsan DVD satıcılığında ustalaşmış, ama bu yakıştırmayı üzerine almak istemeyen hafif muzip bir tiplemeyle yüzleşiyoruz. Cem Yılmaz’ın can verdiği Zafer, sistemi kurmuş, Kore filmlerini, Haneke filmlerini, blockbuster’ları nasıl konumlandıracağını biliyor. Yeraltındaki gizli karargahta her şey düzenli… İmalı laf ise gözlerden kaçmayacak gibi: ‘Türk filmlerinin kopyasını çıkarmayın!’. Sektörü koruyan bu iğneleyici cümle, filmin ‘korsana hayır!’ demesinin bir başlangıcı. “Pek Yakında” her bireyiyle mutlu mesut bir aile yaşamı için muhafazakar bir ‘ne korsan satıcısı ne de izleyicisi olun’ mesajı veriyor. Yılmaz bu konuda net gözükürken, düşmanı göstererek eleştiriyor. Patrondan uzaklaşmayı, kendisinin can verdiği uzun saçlı gangster tiplemesinin ‘Avatar’daki ağacım’ ironisiyle dolduruyor.
‘ŞAHİKALAR’ DAHİYANE BİR FİKİR

Aslında dramatik yapı, mucizeler ve Yeşilçam’ın köhne başarı hikayeleri üzerine kuruluyor. Yılmaz bu yolu izlerken Ahben’in (Zafer Algöz) 1978’den bu yana elinde tuttuğu “Şahikalar: Kötülüğün Sonu”nun senaryosunu filme çevirmenin, yani imkansızın peşine düşüyor. Alter egosu, oğlu ve daha nice kişi ona eşlik ediyor. Arşivci Özkan Uğur müthiş bir mirasla karşımıza çıkarken, sanat yönetiminin campliği (bilinçli bayağılık estetiği) canlı renklerle taçlandırması, 70’lerden yükselen bir retro doku getiriyor.Ailenin babası olmak için adımlar atmak isteyen Zafer, sektörde önemsenmeyen eşi Arzu’ya (Tülin Özen) kendi filminin başrolünü veriyor. Böylece sanat sinemasının hazzetmediği Yeşilçam’la kesişme noktası açığa çıkıyor. Arzu Film’e gönderme gibi duran Arzu’nun karşısına sektörün en şöhretli kişisinin, dublajla konuşan Boğaç Boray’ın eklenmesi aslında her şeyin tuzu biberi oluyor.OYUNCULAR FARK YARATIYORYeşilçam’ın eskimiş reflekslerini ve günümüzde korsan piyasasının bir yeraltı dünyasına açıldığı gerçeğini eleştiren “Pek Yakında”, hiçbir konuda sözünü sakınmıyor. Sanat sinemasının festival parasının peşine düşmesi, seks furyasıyla ünlenen kişilerin ana kuzusuna dönüşmesi, Yeşilçam’da saklı eşcinsellerin olması gibi imalı tespitlerle bizi kahkahaya boğuyor. Zafer Algöz, Zerrin Tekindor, Tülin Özen, Cengiz Bozkurt, Çağlar Çorumlu, Ayşen Gruda gibi oyuncular Yeşilçam prototiplerinde fark yaratıyor. Ama Turgul ve Şener Şen’in ikna edilememesi filmin aleyhine olmuş. Açılış sekansı bu sebeple yara alıyor. Onların dublörleri kendileriyle hiçbir benzerlik içermiyor . Film, Yılmaz’ın en kişisel eseri olarak görülebilir. Onun durum komedisi yaparken iğneleme kıvraklığına zeki diyaloglar ve karakterler ekleyen muzip zihnine cuk oturuyor. Yeşilçam klişeleriyle dalga geçmek planlı bir sürecin parçasına dönüşüyor.HOŞ BİR META-KOMEDİ FİLMİFakat özellikle çiğ bir ‘bilimsel deney’den çıkan ‘süper kahraman’ meselesi, fantastik/bilimkurgu damarıyla tatmin ediyor. Bunu mizaha kaydırırken çizgi roman estetiği yaratan efektlerin yerinde durması önemli, saygıdeğer.Film, kahkaha garantisi verirken, içinde 250.000 TL’ye çekilen “Şahikalar: Kötülüğün Sonu”nu da izleme arzusu yaratıyor. Yılmaz külliyatında en üst seviyeyi işaret eden “Her Şey Çok Güzel Olacak” (1998) ve “Hokkabaz”ın (2006) dram-komedi arasında duran çizgisine yaklaşıyor. “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” (1990) ile “Arabesk”i (1989) bir araya getirme şevkini gösteren lezzetli bir meta-komedi filmine dönüşüyor. FİLMİN NOTU: 5.7Künye: Pek YakındaYönetmen: Cem YılmazOyuncular: Cem Yılmaz, Tülin Özen, Zafer Algöz, Özkan Uğur, Çağlar Çorumlu, Cengiz Bozkurt, Yılmaz Erdoğan, Nurgül Yeşilçay, Mazhar AlansonSüre: 129 dk.Yapım yılı: 2014
‘DRACULA’YA DESTANSI ÖN BÖLÜM
Günümüzde furyaya dönüşen vampir motifi, fantastik sinemanın da alt türleri ve formüllerinin ciddiye alınmasıyla her geçen gün bambaşka projelerle perdede şansını deniyor. “Dracula: Başlangıç”, Bram Stoker’ın romanına ve vampir filmi denemelerine önceki yüzyıllarda geçen bir ön bölüm ekleyerek, kan emiciliğinin başlangıcına gidiyor. Fatih Sultan Mehmet ile Transilvanya Prensi Vlad’ın mücadelesinden çıkan alternatif tarih okuması kimi kesimleri rahatsız edecek olsa da, karşımızda yaratıcı ve iyi çekilmiş bir eser var.1930’ların aristokrasiyi temsil eden canavarı Dracula, ‘vampir filmi’ne Universal kaynaklı, mühimsenmesi gereken bir yol açmıştı. Şirket, o zamandan bu yana ilk kez iddialı bir alt tür ürünü ile çıkageliyor. 100 milyon dolarlık bütçe, “300” (2006) ile tanınan Legendary Pictures’ın yeni nesle ayak uyduran efekt katkısı derken, fantezi-epikle bağdaştırılan bir ‘Kazıklı Voyvoda’ temsili görüyoruz.OSMANLILAR’IN ÜZERİNE YARASA YOLLAMA GÜCÜNDE“Dracula: Başlangıç” (“Dracula Untold”, 2014), Bram Stoker’ın romanını, karakterlerini kaynak alsa da sıfırdan inşa edilen bir film. Sinemanın ilk uzun metrajlı vampir filmi olarak bilinen Murnau’nun “Nosferatu”sunun (“Nosferatu, eine Symphonie des Grauens”, 1922) ön bölümü olarak anmak doğru olur mu bilinmez. Ama projenin önceki yüzyıllarda Kont Dracula’nın, Vlad’ın kan emiciliğe nasıl bulaştığını anlatma işlemi vizyon sahibi bir şekilde sunuluyor.Transilvanya Prensi’nin Fatih Sultan Mehmet ile mücadelesi, onun 1000 asker arzusuna karşı çıkması, fantastik öğelerle örülü bir tarihi savaşı beraberinde getiriyor. Bu savaş karşısında Evans’ın karakteri Caligula adlı vampir ustasının yaptığı büyü ile şekil değiştiriyor. Mağarada vampirliğe geçiş yapıyor. Bir anda yarasaları Türk ordusuna yönlendirme gücüne sahip olan bir aristokratı selamlıyoruz.TARİHÇİLERİ RAHATSIZ EDEBİLİRİlk kadınını tatması, ilk kan emme seremonisiyle yüzleşmesi, ilk kez gün ışığını görmesi derken, her şeyin etrafında bir ‘ilk’ sıfatı akıp gidiyor. Yönetmen, efekt yönetimine iyi çalışırken, paralel kurgu ile savaş sahnelerini müthiş inşa ediyor. Oyuncuların kendini öne atmaması filmin lehine işliyor. Böylece ‘Yüzüklerin Efendisi’ (‘The Lord of the Rings’) ile “Dracula”yı (1992) birleştirme fikri büyük oranda tutuyor.Elbette Türk ordusunun Türkçe konuşurken yapay, sonradan eklenmiş, ağzı tutturamayan bir dublajla sarılması kabul edilemez. Buna Luke Evans’ın eşlik etmesi de gülünç anlar doğuruyor. Dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nun barbarlığı gayet normal ama alternatif tarih okuması kimi tarihçileri sinirlendirebilir. Osmanlılar’a ‘Türk’ diye hitap edilmesi de bu konuya katılabilir. Ama ‘Batı’ ordularının Türkler’i ancak özel güçlerle yenebildiği gerçeği bizim lehimize bir durum.‘KARANLIKLAR ÜLKESİ: LYCANLARIN YÜKSELİŞİ’Nİ TERCİH EDERİM“Dracula: Başlangıç”, ‘kılıç ve büyü’ (‘sword and sorcery) katmanlı, ‘fantezi-epik’ dolgulu bir Dracula ön bölümü olarak adımlar atıyor. “Bıçağın İki Yüzü” (“Blade”, 1998), “Karanlıklar Ülkesi” (“Underworld”, 2003), “Alacakaranlık” (“Twilight”, 2008) gibi seriye dönüşür mü bilinmez. Ama fantastikten beslenme konusunda günümüze bir hayli uygun. Öte yandan “Karanlıklar Ülkesi: Lycanların Yükselişi”nin (“Underworld: Rise of the Lycans”, 2009) vampirlerle kurt adamların geçmişteki mücadelesine bakma ‘özgünlük’üne ulaşamıyor. Geleneksel damarıyla onunla adeta bir kardeşlik ilişkisi kuruyor.FİLMİN NOTU: 6.2Künye: Dracula: Başlangıç (Dracula Untold)Yönetmen: Gary ShoreOyuncular: Luke Shaw, Sarah Gadon, Charles Dance, Dominic CooperSüre: 92 dk.Yapım yılı: 2014‘KRAL’I GELSE FARK ETMEZOyunculuklarından sinematografisine, rejisinden görüntü formatına kadar, her yanıyla ucuz bir video filmi… “Prens”, kırılgan dramatik dönüşleri, garip mimiklerle sarılan performansları ve parlak renkleri gösteriş olsun diye kullanan renk paletiyle anılacak.
Küllerinden doğan bir tetikçinin, kızını kurtarma öyküsü belki ‘Taken’ serisini çağrıştırabilir. “Prens” (“The Prince”, 2014) bu amaçla mı üretilmiş bilinmez. Ama kurgusundan oyuncularına kadar kelimenin tam anlamıyla bir video filmi olduğunu onaylamaya yarıyor bu durum. Jason Patric’in ise 90’lardaki yükselişinin ardından yaşadığı duraklama döneminin en dip noktasını görmesini sağlıyor.CUSACK YATAKTAN KALKIP GELMİŞBrian A. Miller, alt seviyedeki eserlerinin beşincisinde de yine dar bir kitleyi hedef alıyor. Göstermelik sinemaskop oranı ve hafif yüksek tutulan prodüksiyon kalitesi hiçbir şeyi kurtaramıyor. Aksine parlaklaşan renklerin gösterişine kapılmamızı istiyor. Patric’in kaş hareketlerinden konuşmalarına kadar bu kadar yapay olabilmesini, öncesini bilenler, “August King’in Yolculuğu” (“The Journey of August King”, 1995) ve “Kardeş Gibiydiler”i (“Sleepers”, 1996) izleyenler muhtemelen büyük şokla karşılayacak.Ama itiraf edelim, John Cusack’ın yataktan kalkmış gibi taranmamış, düzensiz bir saçla ve şaşkın bakışlarla içeri girmesi şaşırtmıyor. Bruce Willis ise bireysel karizmasıyla ‘artık bitmiş’ dedirttiği son ‘Zor Ölüm’ (‘Die Hard’) filmini akla getiriyor. “Prens”, acemi bir video filminin kıvranmasından yalapşap haller çıkarıyor.Patric ve Cusack’ın hareketlerini takip etmek bile gülünç duran “Prens”i ti’ye almak için yeterli olabilir. Ama aksiyon senaryosu, polisiye mizanseni ve suç meselesi o kadar üstünkörü planlanmış ki, adeta detaylar havada uçuşuyor. Bir yere oturmadan çatısız dramatik yapıdan üzerimize öylesine dökülüyor.FİLMİN NOTU: 1.7Künye: Prens (The Prince)Yönetmen: Brian A. MillerOyuncular: Jason Patric, Bruce Willis, John Cusack, Gia MantegnaSüre: 93 dk.Yapım yılı: 2014DENEYSEL MUSA ANTER FİLMİKürt aydın Musa Anter’in ülkemizde yaşadığı zorluklara odaklanan “Asasız Musa”, kurmaca bir sinema filminden ziyade video-art parçalarından oluşan bir biyografik deneysel film… Bu sebeple de çabasına saygı duyarak modern sanat müzelerinde gösterilmesi daha sağlıklı olur.

20 Eylül 1992’de JİTEM’in kurbanı olan Musa Anter, her zaman Kürt camiasında nefretin kurbanı olmasıyla anıldı. Yazar, şair ve gazeteci kimliğiyle özgürlükleri kısıtlanan bir birey oldu. Etnik ayrımcılığın uzandığı en uç noktayı gördü. Bugünlerde de geriye dönülüp bakılınca silahlı saldırıya uğraması bir insanlık suçu…MODERN SANAT MÜZELERİNDE SORGULANMALIAydın Orak, “Asasız Musa”da, onun giydiği şeylerden yola çıkarak hareket ediyor. Video-art parçaları kullanıyor. Deneysel yönetmenlerle, Andy Warhol’la, Peter Greenaway’le bir arada anılacak bir esere imza atıyor. Metaforlarla örülü bir biyografik film böylece canlanıyor.Ne kadar işlevsel ve anlamlı? Tartışılır. Ama ortada bir şeye karar veren bir düşünce adamı var. Orak, bu sebeple çok fazla yargılanmamalı. Ama taşın da, pardösünün de, fötr şapkanın da, tarlanın ortasında duran televizyonun da anlamını sorgulamak modern sanat müzelerinde daha mantıklı olabilir.FİLMİN NOTU: 3.8Künye: Asasız MusaYönetmen: Aydın OrakOyuncular: Turgay Tanülkü, Selamo, Şenay Aydın, Rahşan Anter, Dicle AnterSüre: 80 dk.Yapım yılı: 2014KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU Açık Pencereler (Open Windows): 5.5Adalet (The Equalizer): 6.5Aşk Tarifi (The Hundred-Foot Journey): 3.3Attila Marcel: 4.2Azazil: Düğüm: 2.6Ben, Kendim ve Annem (Les Garçons et Guillaume, à Table! / Me, Myself and Mum): 3.5Ben O Değilim: 5.5Belalı Rehine (Life of Crime)Betondaki Çatlaklar (Risse Im Beton): 4Bizi Kötüden Koru (Deliver Us From Evil): 3.2Böcek: 4Cehennem Melekleri 3 (The Expendables 3): 2.3Cin (Jinn): 6Çakma Polisler (Let’s Be Cops): 3Çilek: 3.5Dehşet Kasabası (Aux Yeux Des Vivants / Among the Living): 5.5Eğer Yaşarsam (If I Stay): 5.1Fırtınanın İçinde (Into The Storm): 2.7Galaksinin Koruyucuları (Guardians of the Galaxy): 7.6Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın (Sin City: A Dame To Kill For): 7Hafta Sonu (Weekend): 4Herkül: Özgürlük Savaşçısı (Hercules): 2İnsan Avi (A Most Wanted Man): 5.5İtalya Tatili (Walking on Sunshine): 6.1Kahraman Şövalye Justin (Justin and The Knights of Valour): 2.9Kanunsuzlar: 3Karabasan (The Babadook): 7Kaset İşi (Sex Tape): 6.1Kayıp Karıncalar Vadisi (Minuscule): 6.5Keşke Burada Olsam (Wish I Was Here): 5.7Körlük (Blind): 6.7Labirent: Ölümcül Kaçış (The Maze Runner): 7.7Liseli Polisler 2 (22 Jump Street): 4.7Lucy: 3.9Monako Prensesi Grace (Grace of Monaco): 5.5Muska: 2.7Ninja Kaplumbağalar (Teenage Mutant Ninja Turtles): 5.1Sokak Dansı 5: Rüya Takımı (Step Up All In): 5.4Sürpriz Damatlar (Qu’est-ce Qu’on A Fait Au Bon Dieu?): 2Şef (Chef): 4.2Toprağa Uzanan Eller: 3.1Yatak Dersleri (A Coup Sûr): 2Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

yuksek-sadakat-feat-fuat-guner-543639476a64b

Yüksek Sadakat feat. Fuat Güner

Yüksek Sadakat ve Fuat Güner’in daha önceleri tv ve radyo programlarında başlayan müzikal beraberliklerini ilk defa sahneye taşıyorlar. Performansta Yüksek Sadakat kendi şarkılarını yorumlarken Fuat Güner’in imzasını taşıyan birçok şarkıyı da beraber seslendiriyorlar. Ayrıca sizleri sürpriz cover’lar da bekliyor.Tarih : 10 Ekim 2014, CumaKapı Açılış : 21:00Sahne : 23:00Bilet Satış Noktaları: Biletix, FunClub ve garajistanbul gişesi

uzak-adalar-543276f0ced5b

Uzak adalar…

Ölü Aktörler dünyaca ünlü İskoç yazar David Greig’in başarılı eseri Uzak Adalar’ı sahneliyor.
Tamer Can Erkan’ın yönettiği, Doğan Kecin, Barış Yalçınsoy, Yezdan Kayacan, Cansu Özkan, Eren Yağcıoğlu’nun oynadığı oyunda, Cambridge Üniversitesi’nden iki genç kuş bilimci olan Robert ve John, hükümet adına yaban hayatı araştırmak için İskoçya’nın batısında bulunan ve geçmişte yalnızca paganların yaşadığı en uzak adaya gelirler.Bu ikiliye adanın sahibi olan Kirk ve onun öksüz yeğeni Ellen eşlik eder. Kirk yanlışlıkla adadaki araştırmanın gerçek nedenini araştırmacılar Robert ve John’a söyledikten sonra, adanın ziyaretçileri kendilerini aşkınduygular, cinsel arzular, röntgencilik ve cinayetin karanlık ve ilkel dünyasına çekilir bulur. Bir kuvvet onları köklerinde hissettikleri bir şeye dönüştürmektedir.Yer: Tiyatro Hal
Tarih: 14-21 Ekim, Salı – 27 Ekim, Pazartesi
Saat: 20:30Biletler Mybilet ve Tiyatro Hal gişesinde!

akmnin-tarihi-venedikte-542fe33b4661a

AKM’nin tarihi Venedik’te

Bu yıl 14.’sü gerçekleştirilen dünyanın en önemli mimarlık etkinliklerinden olan Venedik Mimarlık Bienali, 23 Kasım’a dek mimarinin temelleri ve moderniteye odaklanarak devam ediyor. Bienal bu yıl 70 yaşındaki Hollandalı mimar ve mimarlık teorisyeni Rem Koolhaas küratörlüğünde düzenleniyor. 2000 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazanan Rem Koolhaas, 2008 yılında Time dergisi tarafından dünyanın gidişatını en çok etkileyen 100 kişi arasında gösterilmişti. Koolhaas, bienalin ana sergisini bu yıl izleyicileri mimarinin esaslarına/temellerine davet ederek düzenliyor. “Fundamentals” (Esaslar) başlıklı ana sergide gerçekten de mimarinin temelleri var, basbayağı kapılar, merdivenler, çatılar, rampalar, duvarlar…
10 ülke ilk kez katılıyor
Dört duvarın arasındakileri oluşturan tüm elementleri tek tek inceleyen ana sergi, duvardan tuvalete eşyanın tarihiyle ilgili göndermelerde bulunuyor. Mimarlık teorileri sınırları zorlamaya devam ederken izleyicileri en başa dönüp tekrar bakmaya davet ediyor. Venedik Mimarlık Bienali’nde bu yıl 65 ulusal pavyonda ülkelerin hem bu ana serginin çizdiği çerçeve kapsamında hem de Absorbing Modernity 1914-2014 (Sürmekte olan modernite 1914-2014) başlığı altında ürettikleri projeler, eserler, çalışmalar sergileniyor. Türkiye’yle birlikte 10 ülke bu bienale ilk kez katılıyor. Türkiye’nin yanı sıra Kosta Rica, Dominik Cumhuriyeti, Birleşik Arap Emirlikleri, Endonezya, Fildişi Sahili Cumhuriyeti, Kenya, Morako, Mozambik, Yeni Zelanda da bu kapsamda ilk kez bienalde yer alıyor.
İKSV’nın koordinasyonunda, Schüco Türkiye ve Vitra’nın eş sponsorluğunda düzenlenen Türkiye Pavyonu’nda mimar Tabanlıoğlu’nun İstanbul’da kendi kişisel tarihi ve toplumsal önemi bakımından odaklandığı Taksim- Tünel, Levent-Büyükdere Caddesi, Bab-ı Ali bölgesi, seçtiği beş sanatçı Alper Derinboğaz, Metehan Özcan, Candaş Şişman, Ali Taptık, Serkan Taycan’ın bu bölgelere odaklanan işleriyle yer alıyor.‘Bireysel algı ve deneyimler’Tabanlıoğlu sergi hakkında, “Hafıza Mekanları (Places of Memory) bir tarihçi bakışıyla Türkiye’deki modern mimarlığı ortaya çıkarmak, eksiksiz bir katalog sunmak ya da sadece ona özgü yerellikleri yakalamaya çalışmak yerine bienalin ana temasını bireysel algı ve deneyimler üzerinden ele almayı deniyor” diyor. Serginin ortasında Tabanlıoğlu’nun babası Hayati Tabanlıoğlu’nun mimarı olduğu AKM’nin geçmişten bugüne kadarki tarihi sergileniyor.
Detaylı şekilde anlatılan AKM, çizimleri, projelendirme süreci, yangınla uğradığı zararlar ve Gezi Süreci’ndeki posterlerle donatılmış halinden bir fotoğrafla gösteriliyor.
Sergide Mimar Alper Derinboğaz, ‘Gelişigüzelin Metodları’ ile İstanbul’un gelişimini farklı haritalardan oluşan beş rölyefle sergiliyor. İstanbul’dan Tabanlıoğlu’nun seçtiği bu üç bölgeye odaklanan rölyefler, şehrin topografik yapısının nelere izin verdiği ve nasıl etki ettiği üzerine sorular soruyor. Serkan Taycan’ın eseri, meydan yok denilen İstanbul’un meydanlarını, Ali Taptık’ın eseri şehirdeki değişimi, Metehan Özcan’ın eseri Hukukçular Sitesi’nden manzaraları gösteriyor. Candaş Şişman ses yerleştirmesiyle şehrin seslerini eserlere özgü yaptığı çalışmayla birleştiriyor.

istanbullulara-bir-azfazla-sergi-542f1a4482366

İstanbullulara “bir AzFazla” sergi

Açıldığı günden bu yana sanatın  buluşma noktası olan Muse İstanbul, yeni sezonuna ” ben hep bir AzFazla ”  sergisi ile giriş yapıyor. Sergi, 30 Eylül-21 Kasım tarihleri arasında sanatseverler tarafından görülebilecek.
Resim, Heykel, Fotoğraf, seramik ve yeni medya işlerinin bir araya getirildiği karma sergi projesinin küratörlüğünü Ezgi Bakçay Çolak üstleniyor. Ayşe Kurşuncu, Arzu Arbak, Bahadır Yıldız, Cem Ersavcı, Evren Erol, Işık Özçelik, Meliha Sözeri, Nur Gürel, Özgür Demirci, Serenay Şahin, Serkan Yüksel, Sevgi Yaman ve Uğur Çolak Muse İstanbul’da bir araya geliyor.
“ben hep bir AzFazla” “insan insandan sonsuzca fazladır” cümlesinden yola çıkan farklı bir sergi projesi. İnsanı sonsuzca aşan insan, kendisini meydana getirirken; ölçülebilir, denetlenebilir ve işlevsel olanın düzeninden ayrılıyor. İnsan özellikle sanatsal üretim sırasında bu “hesaplanamaz fazlayı” yaratıyor.
Sanatta “fazla” temsil geleneklerinin, imge ve anlam ilişkilerinin, bakış ve göz arasındaki güvenli güzergahın dışına düşüyor. Belki de bu yüzden sanatçılar üretimleri sırasında, kendilerinden biraz yoksundurlar; hep bir az, bir fazladır. Sergi, özneden kaynaklanan fakat özneyi yırtıp geçen bir mahrumiyet-fazlalık deneyimi olarak sanatı tartışmaya açıyor. Sözün, formun, rengin, imgenin içindeki asi fazlalığın peşinden gidiyor.
“ben hep bir AzFazla” sergisi, 30 Eylül – 21 Kasım tarihleri arasında Muse İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor.  Muse İstanbul
Muse İstanbul Hoşsohbet Soka, Selenim Panaroma Mağaza 1, Gayrettepe / İstanbul

nemfomanyakin-yonetmeni-dizi-cekecek-542eb1cdd8afe

Nemfomanyak’ın yönetmeni dizi çekecek!

Sinemanın sözleri ve filmleriyle en çok tartışma yaratan isimlerinden Lars von Trier, basına konuşmama yeminini bozdu. Hitler ve Naziler ile ilgili yaptığı şakaların anlaşılmaması yüzünden basına küsen yönetmen, uzun bir aradan sonra ilk kez Venedik Film Festivali’nin basın toplantısında konuştu.Toplantıya online olarak bağlanan Trier, bir sonraki projesinin ‘The House That Jack Built’ adlı bir TV dizisi olduğunu söyledi. Dizinin konusuyla ilgili bilgi vermezken, ‘dev bir kadro’ istediği detayını paylaştı. Trier’ın 1990’lı yıllarda çektiği ‘The Kingdom’ adlı dizi kült statüsünde yer alıyor.
Tarihin en çok konuşulan seks filmleriSanatçının Venedik Film Festivali’nde bulunan yapımcısı Louise Vesth ise proje hakkında, “Sadece daha önce böyle bir şey görmediğinizi söyleyebilirim” demekle yetindi.

kelebegin-ruyasina-uc-odul-542d213eb7ab3

Kelebeğin Rüyası’na üç ödül!

ABD’nin Boulder şehrinde bu yıl 15’incisi düzenlenen Moondance Uluslararası Film Festivalinde, Kelebeğin Rüyası filmine ödül yağdı.
Yılmaz Erdoğan’ın yönettiği Kelebeğin Rüyası, “En İyi Film” ödülünün yanında, Rahman Altın’ın müziğiyle “En İyi Film Müziği” ve oyuncu Mert Fırat’ın performansıyla “En İyi Aktör” dallarında ödüle layık görüldü.KELEBEĞİN RÜYASI’NDAN YENİ BAŞARI 
“Amerika’nın Cannes’i” olarak gösterilen festivale sinema dünyasının önemli temsilcileri katılırken, müzisyen Altın, Kelebeğin Rüyası filmi için bestelediği müzikle, aldığı ödüllere bir yenisini daha eklemiş oldu. Altın, ödül sonrası yaptığı açıklamada, Kelebeğin Rüyası’nın 2013 Şubat ayında vizyona girmesinden bu yana uluslararası film çevrelerindeki yolculuğuna beğeni ve ödüllerle devam ettiğini, böyle büyük ve başarılı bir projenin parçası olmaktan onur duyduğunu dile getirdi.
Kelebeğin Rüyası Filmi için bestelediği müzikle 15. Milano Uluslararası Film Festivali, 13. World Soundtrack Academy, 46. SİYAD Sinema Ödülleri ve 19. Kral Türkiye Müzik Ödülleri’nde de başarı gösteren Türk besteci, Moondance Festival’inde film müziği dalında en güçlü aday olarak gösteriliyordu.
ABD’de, gelecek aylarda New York ve Los Angeles kentlerindeki Filarmoni Orkestraları ile konser verecek olan Altın, geçen yıl Oscar Ödüllerinde ‘En İyi Film Müziği’ dalında, ilk yirmiye kalmıştı.AA 
 

dogubayazitin-tarihi-hollywoodun-teknolojisi-542c081abdfe6

Doğubayazıt’ın tarihi, Hollywood’un teknolojisi!

AĞRI (AA) Din alimi ve 17. yüzyıl filozofu Ahmed-i Hani’nin eserleri ve öğretisi, Doğubayazıt Kentevi ve Ahmed-i Hani Müzesi’nde açılan balmumu atölyesinde yaşatılacak. Ahmed-i Hani’nin unutulmaz eseri “Mem ü Zin” de müzedeki balmumu heykellerle canlandırılacak.
Milattan önce halk arasında söylenen ve mitolojik nitelikteki bu destandan ilham alan Ahmed-i Hani bu hikayeyi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüştür. Mem ü Zin adını verdiği eserini 1692 yılında çağdaş bir üslupla kaleme almıştır. Bu eserde Mem ve Zin’in aşkı, çağının yaşantısını, sosyal, kültürel ve idari durumunu güçlü bir dille tasvir etmiştir. İyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem ve Zin’in şahsında toplayan Ahmed-i Hani, kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü ise “Beko Fesat” karakterinde somutlaştırarak gözler önüne sermiştir.Doğubayazıt Kaymakamı Karahan Daştan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu müze ile Ahmed-i Hani, Mevlana, Yunus Emre gibi bilgin ve filozofların ulusal ve uluslararası alanda tanıtımını sağlamayı hedeflediklerini belirtti.

Daştan, Ahmed-i Hani’nin yaşantısı, eserleri, ilmi, manevi ve bütünleştirici mesajlarını insanlara aktarmak amacıyla kuracakları Ahmed-i Hani Müzesi ve geleneksel Doğubayazıt Kentevi’nin iki ayrı binadan oluşacağını söyledi.Ahmed-i Hani Müzesi’nin kendi içinde üç ayrı bölümden oluşacağını anlatan Daştan, şöyle konuştu:”Nubihara Biçukan (Küçüklerin İlkbaharı) dediğimiz ilk bölümde Ahmed-i Hani hazretlerinin dizlerinin dibinde tedrisat eğitimini gören talebeler, balmumu heykellerle canlandırılacak. Ahmed-i Hani’ye ait eserler, objeler ve tanıtım bilgileri yine bu bölümde sergilenecek. Eqideya İmane (İmanın Esasları) adıyla düzenlenen ikinci bölümde, Ahmed-i Hani ‘İmanın Esasları’ adlı eserini kaleme alırken, Bediüzzaman Said Nursi’nin bir pencereden Hani’den manevi ders aldığını balmumu heykellerle gösteren bir konsept oluşturduk. Mem ü Zin adını verdiğimiz üçüncü bölümde ise Mem’in Zin’e kavuşması için Mir tarafından şart koşulan satranç oyunu sahnesi canlandırılacak.”Doğubayazıt Kentevi konseptinde ise 1900’lü yıllardaki Doğubayazıt evlerinin model alındığına değinen Daştan, “Evin içerisinde bir günlük rutin yaşantı ve o döneme ait ev içerisindeki objeler yörenin kültürünün kalıcı olması ve genç nesillere aktarılması amacıyla sergilenecek” dedi.Daştan, Doğubayazıt Kentevi’nde günlük yaşam olan dengbej (ozan) sohbet ortamı, yün eğiren kadınlar, abdigör köfte yapan kadınlar, keçe döven adamlar ve benzeri günlük yaşantı sahnelerinin canlandırılacağını dile getirdi.Balmumu heykellerde Hollywood esintisiHollywood film endüstrisinin kullandığı teknik ve malzemelerle balmumu heykellerin yapıldığını vurgulayan Daştan, “Yapılacak heykellerin bir kısmı yörenin kendi karakteristik özelliğine uygun kişilerden birebir kalıp alınarak yapılacak. Bir kısmı ise özellikle Ahmed-i Hani müzesindeki Mem ü Zin bölümü için ülkemizde tanınan bilinen saygın ünlü kişilerden istifade edilerek müzenin tanıtımını yapmayı planlıyoruz” ifadelerini kullandı.”Zin”in heykeli için Kürt şarkıcı Raperin’in el ve yüz kalıbı alındıHeykeli alınacak herhangi bir kişi veya ünlü birinin müzenin konseptine uygun olarak seçileceğini kaydeden Daştan, şunları kaydetti:”Zin karakteri için ünlü sanatçı Raperin’in yüz ve el kalıbı alındı. Sanatçımızın soy kökeninin Ahmed-i Hani soyundan gelmesi, konsept bütünlüğünü tamamlama açısından seçici ve belirleyici olmuştur. Mem ü Zin bölümü için iletişimde olduğumuz ve teklifimizi kabul eden saygın ünlülerimiz var. Önümüzdeki birkaç hafta içerisinde kendilerini de ilçemize davet edip heykel kalıplarını alacağız.”Müzede yer alacak balmumu heykelleri yapan ünlü heykeltıraş İsmail Kurt da Türkiye’deki birkaç balmumu müzesinden birinin Doğubayazıt’ta olmasının son derece önemli olduğunu söyledi.Kurt, Amerika’daki film endüstrisinde kullanılan malzemelerle çalışmalarını yürüttüklerini bildirerek, şöyle dedi:”Kaymakamımız Karahan Daştan’ın sayesinde bu malzemeler temin ediliyor. İlk önce yüzden direk kalıp alıyoruz, canlı insan yüzünden kalıplama işleminden sonra Mostar clayn dediğimiz kolay şekillenen kil var onunla döküm yapıldıktan sonra kalıbımız alınıyor ve asıl heykel tıraş işlemi ondan sonra başlıyor. Bu işlemi kişinin yüzündeki mimiklerden tutun da küçük detaylara kadar yapıyoruz. Gözler açılması gerekiyorsa gözler açılıyor ve bu işlemin ardından tekrar bir silikon kalıp alınarak döküm yapılıyor. Döküm sonrası işin makyaj ve renklendirme işlemi yapılıyor. Renklendirmede bölge insanın gerçek ten rengi veriliyor. Gözler işleminde göz laboratuvarında kullanılan gözlerle aynıdır. Daha sonra almış olduğumuz 3 boyutlu fotoğraflardan da yararlanarak her detay düşünülüyor.”Zin karakterini canlandıracak olan Kürt sanatçı Raperin ise Zin karekterini canlandırmanın kendisi için son derece önemli olduğunu kaydetti.Ahmed-i Hani soyundan geldiğini söyleyen Raperin, “Çocukluğumda bir televizyon kanalında nevruz zamanında Mem ile Zin filmi yayınlanmış ve çok etkilenmiştim. Ahmed-i Hani soyundan gelmem nedeniyle kulağım eserlerine duyarlıdır” dedi.Raperin, “Ahmedi Hani’nin kaleme aldığı bu destansı aşkı canlandırmak beni son derece mutlu etti. Bana teklif geldiğinde düşünmeden ‘evet’ dedim. O müzedeki Zin’in yüzümde canlandırılması Kürt kültüründe efsanevi bir kadın olan Zin ve en çok bilinen karakterlerden biri olmak son derece güzel bir duygu” şeklinde konuştu.

escort bayan | escort bayan | escort bayan | escort bayan |